30 Mayıs 2010 Pazar

Barcelona

Barcelona, Barcelonaaa :) Şu ana kadar en çok sevdiğim şehir. Hatta "I love Barcelona" tshirtüm bile var. Barcelona'yı sevdim çünkü eğlence, deniz, paella, sıcak, akdeniz, kalabalık ve gürültülü... İstanbul'la aynı enlemde yer alması bile sevmek için bir neden diye düşünüyorum.

La Rampla, Barcelona'nın ünlü caddesi... Oldukça turistik. Bir buzdolabı süsü 3.5 euro mesela. Cadde üzerinde pek çok restaurant var. Biz de bunlardan birinde yerimizi alıp deniz ürünlü bir paella denedik, sangria içtik ve birkaç tapas yedik. Tapas, küçük kaplar içinde sunulan meze. Ben 3 çeşit tapas denedim.


Sangriayı devasal bir bardaktan içtik. Pipette, bardakta devasaldı. İçinde 1 litre sangria olduğunu düşünüyorum. Meyveli, tatlı bir şarap kokteyli. Resimde gördüğünüz gibi bir bardak sangriayı devirmiş mutlu bennnn :)

Paella, çok lezzettliydi. Bu arada bunu da belirteyim paella, -paeyya- diye okunuyor. Rehberimizin bize anlattığını size aktarıyorum.
Çok çok eski bir zamanda genç bir adam nişanlısını yemeğe davet etmiş. Evde ikram edeceği pek bir şey yokmuş. O da mutfaktaki mevcut şeyleri almış karıştırmış ortaya paella çıktmış.  Paella da  'por ella'  dan geliyormuş. 'por ella' İspanyolca'da 'onun için' (for her) anlamına geliyormuş. Kısacası ilk paella genç bir adam tarafından nişanlısına yapılmış. 



23 Mayıs 2010 Pazar

Varşova'da Sel

Polonya'nın güneyi dağlık bir bölge. Bu dağlarda hala bulunan kar, dağların eteklerindeki nemli topraklar, yoğun yağmur suyunu tutmaya elverişli olmadığı için nehirler normal su miktarının çok üstünde su taşımak zorunda kaldı. Bu da sele neden oldu.
Polonya'daki nehirler, Baltık Denizi'ne akıyor. Güneyden gelen nehirler bu yoğun su miktarıyla birlikte denize doğru ilerliyor. Varşova da ülkenin en büyük nehirine ev sahipliği yapan şehirlerden biri. Yanda gördüğünüz resim su seviyesinin ne kadar da yükseldiğinin kanıtı köprünün ayakları neredeyse görülmez olmuş. Bu resim 22 Mayıs tarihinde çekildi. Su seviyesinin 23 Mayıs'a kadar yükselmesi bekleniyordu. 


Erasmus güzel şey :)

Erasmus gerçekten güzel şey. Ve bu aralar tam da tadına varmaya başladım. Türkiye'ye dönmemize 40 gün kaldı. Evet, özledim hem de çok. Ama buranın da tadı başka yani. Her zaman dediğim gibi hayat çok kolay. Ne anlamda? Bir kere ulaşım, otobüs duraklarında otobüsün hangi saatte geleceği belli. Otobüs her zaman tam da saatinde durakta oluyor. Polonyalılara göre Varşova'da trafik var. İstanbul'dan sonra burada trafiğin t'sinden bile söz edilemez. Her yer birbirine yakın. Dışarıda bir işiniz olduğunda tüm gününüzü harcamıyorsunuz.
Bir diğer güzel şey de güven duygusu. Çantanız, cüzdanınız için endişelenmeden yürüyebilirsiniz. Gecenin bir yarısında sokakta tek başınıza yürüyebilirsiniz. Bugün arkadaşlarla bu konuda konuşuyorduk. Portekizli bir arkadaş, Portekiz'de bunun imkansız olduğunu söyledi, biz de Türkiye'de de bunun imkansız olduğunu belirttik.
Diğer yandan da burada pek çok farklı kültür tanıma fırsatı buldum. Her dilde şerefe demeyi öğrendim mesela :)  Fransızların İngilizce bilmelerine rağmen konuşmamaları gibi şehir efsanelerinin gerçekliğine tanık oldum. 

Dün gece İspanyol arkadaşlarımız bizi İspanyol akşam yemeğine çağırdılar. İspanyol omleti başta olmak üzere Catalanlara özel domates sulu, zeytinyağlı bir ekmek yedik. İspanyol omleti bildiğimiz yumurtalı omlet. Pişirme şekli daha estetik.

Bugün de hep beraber UNO oynadık. Bizdeki pis yediliye çok benziyor. Buradaki favori oyunum UNO. Daha sonra pizza çağırdık. Son Lehçe dersinde telefonla pizza şipariş etmeyi öğrenmiştik. Biraz pratik yapalım dedik ama telefonda İngilizce konuştuk. 

Gecenin en eğlenceli kısmı İsmail YK'nın facebook şarkısını dinletmemizdi. Şarkıyı İngilizce'ye çevirip açıkladık. Herkesin çok hoşuna gitti. Portekizli arkadaşımız facebook'unda paylaştı bile...

Erasmus, erasmus gerçekten güzel...



20 Mayıs 2010 Perşembe

Kelimelerin Cinsiyeti

Lehçe,  Polonya'nın resmi dilidir ve 38 milyonu Polonya'da olmak üzere dünyada toplam 50 milyon kişi tarafından konuşulduğu tahmin edilir. Hint-Avrupa dilleri ailesinin Slav dilleri öbeğine bağlı bir dildir.
Lehçe'deki tüm kelimeler, eril, dişil ya da nötr'dür. Kelimenin cinsiyeti, kelimenin anlamıyla bağlantılı değildir. Kelimenin cinsiyeti, genellikle kelimenin son harfine bakılarak söylenebilir:
Kelimenin sonu sessiz bir harfle bitiyorsa, örneğin hotel, dom bunlar eril kelimelerdir.
Kelimenin sonu -a ya da -i ile bitiyorsa bu kelimeler genellikle dişildir. Örneğin lampa, pani...
Kelimenin sonu -o, -e, -ę ile bitiyorsa bu kelimeler nötrdür. Örneğin okno, morze...
Bazı kelimeler son harfleri -a olmasına  rağmen eril kelimelerdir: kolega, poeta, dentysta... Sessiz harfle biten noc, sól gibi bazı kelimelerde dişil karakter taşımaktadır.

18 Mayıs 2010 Salı

Krakow

Sabah 5.30, tren istasyonuna gitmek üzere durakta otobüs bekliyoruz. Hava aydınlık ve soğuk. Mayıs ayındayız, montumuz, kazağımız, botumuz her şeyimiz tamam. Mayısın ortasındayız. İzmir'de denize girdiğimiz mayıs ayı, Polonya'da kışa mahkum. Bu mahkumiyetten sıkıldık artık. Krakow'a doğru trenle yola çıkacağız. Krakow, Varşova'dan daha güzel diyen çoğunluğa uyup düştük yola. Yolculuk iki buçuk saat sürdü. En ucuz bileti almamıza rağmen saatin erken olması ve günlerden cuma olması oturacak yer bulmamızı sağladı. Uykuya daldık.
Krakow tren istasyonunda bizi karşılayan soğuktu ve yağmur. İstasyonda information aradık ama bulamadık, istasyonun hemen yanında alışveriş merkezi var. Sıcak bir mekan, bedava tuvalet. Bu tanım aynı zamanda Mc Donald'sa da uyuyor... Ama şunu belirtmeliyim ki, Avrupa'da tuvaleti paralı olan Mc Donald's da gördüm alışveriş merkezi de :) 
Krakow gezimize 3 kişi başladık, ben, Türk arkadaşım ve de Andoralı arkadaşımız. Ödünç Krakow haritamızla hostelimize doğru düştük yollara. Yolda aynı Türkiye'deki gibi simit satan insanlara rastladık. Hemen alıp tadına baktık tabi... Hiçbir şey çıtır simitin yerini tutamaz ama bu da oldukça lezzettliydi. 
Hostelimizi bulduktan sonra eşyalarımızı bırakıp yollara düştük. Havanın yağmurluydu. İlk önce Old Town'a gittik.
Krakow'un Old Town'ı, Avrupa'daki en büyük meydan ünvanına sahip. Ortasında Krakow'un ilk alışveriş merkezi niteliğini taşıyan kapalı bir pazar bulunuyor. Yenileme çalışmaları dolayısıyla ilk başta biz de yapıyı fark edemedik. Festival dolayısıyla etrafında birçok stand vardı. St. Maria Kilisesi, Old Town'da tüm gösterişiyle yer alıyor. Yapılması 14. yüzyılda tamamlanan bu kilise için anlatılan efsanelerden biri de kiliseyi yapan iki kardeş hakkında. Bu kardeşlerden büyük olanı çok kıskançmış ve kardeşinin yaptığı işi kıskanıp kardeşini öldürmüş. Sonra yaptığına çok pişman olmuş ve kendini öldürmüş. Kulelerden kısa olanın küçük kardeşin yaptığı kule olduğu söyleniyor.
Her saat başı   "Hejnal Mariacki" adı verilen bir melodi çalınıyor. Borazancı, Tatarların gelişini haber vermek için borazan çalıp halkı uyarırken Tatar bir asker tarafından öldürülüyor. Melodi ansızın kesiliyor.
Old Town'ın meydanı, Avrupa'daki en büyük meydan özelliği taşıyor. Meydanın ortasında küçük bir çarşı yer alıyor. Bu çarşıda başta amber olmak üzere pek çok doğal taştan yapılan takı satılıyor.
Krakow'u gezmek için yaklaşık iki buçuk günümüz vardı. İlk gün ne yapalım derken tuz madenine gitmeye karar verdik.
Tuz madeni, şu ana kadar gördüğüm en ilginç yer diyebilirim. Krakow'a yaklaşık 40 dakika uzaklıkta. İstasyonun karşısındaki alandan minibüsler kalkıyor.
Biz de öğle saatinde tuz madeninin yer aldığı Wieliczka adındaki küçük kasabaya vardık. Madenin içine rehbersiz giremiyorsunuz. Rehberli turlara katılmanız gerekiyor. İngilizce, Almanca ve İspanyolca dil seçenekleri mevcut.
Biz biletimizi alıp sıraya girmiştik ki sıra tam bize geldiğinde gruptaki kişi sayısı 20'yi aştığı için yeni bir grup oluşturacaktık ve  rehberimizi beklemeye başladık.
Uzun bir bekleyişten sonra asker görünümlü rehberimiz geldi. Gezimizin yaklaşık 3 saat süreceğini belirtti. Tuz madeni, oldukça büyüktü ancak küçük bir bölümü ziyarete açıktı.
Binlerce merdiven inip madene girdik.
Madende sanatçıların, maden işçilerinin yaptığı heykeller yer alıyordu. Bazı olaylar betimleniyordu.
Eskiden tuz çok değerliymiş. Bulunması zormuş. Bu maden ilk bulunduğunda ve kazılmaya başlandığında çıkan ilk tuzlar kraliçeye armağan edilmiş.
Maden işçilerinin çalışma şartları çok zor olduğu için işçilerin yerin bu kadar altında sıkıntıya kapılmamaları imkansız. Madenin pek çok yerinde o dönem de yapılmış kiliselere rastlamak mümkün.
Madenin içinde bir de göl yer alıyor.
Ben tuz madenini çok beğendim. Hepinize gidip görmenizi mutlaka öneririm.
  

9 Mayıs 2010 Pazar

Varşova'da Gezilecek Yerler

Polonya Erasmus günlüğü olur da içinde Varşova'da gezilecek yerler olmaz mı? Olur tabi hatta geç bile kaldı. Laf aramızda Varşova'yı gezmek için öyle üç dört gün ayırmaya gerek yok.
 Bale, opera, konser, tiyatro gibi etkinlikler açısından Varşova çok zengin. Bu yıl Polonya'da Chopin yılı olduğu için bir gecenizi  konsere ayırabilirsiniz. Varşovalılar, Chopin'i çok sahiplenmişler. Chopin, 20 yıl Varşova'da yaşamış. İlk konserini Varşova aristokrasisine vermiş. Ölümünden sonra kalbi Varşova'daki Holy Cross kilisesine gömülmüş.
 Fryderyk Chopin müzesinde, Chopin'e ait kişisel eşyaları, yaptığı çalışmalara dair hatıraları görmek mümkün.
Old Town, bence Varşova'daki en güzel yer. State Miastro olarak geçiyor Lehçe'de. Centrum'dan tramvayla gidebilirsiniz. Old Town, Varşova'daki en eski ve en tarihi yer. 13 yüzyılda prensin sarayı olarak kurulmuş. Etrafı surlarla çevrilmiş. Bugün de o sur kalıntılarına rastlamak mümkün. Old Town'da II. Dünya Savaşı sırasında çok zarar görmüş. Polonyalılar, ressamların resimlerinden yararlanarak şehri eskisi gibi yeniden inşa etmişler. Güzel havalarda meydan adeta bir açık hava müzesi gibi. Müzisyenler, ressamlar ortalığı kaplıyor.
Piyanist, filminin Varşova'da çekildiğini belki bilmiyorsunuzdur. Filmin çekildiği bölge Praga. Bu bölgeye de bir göz atabilirsiniz. Ancak Polonyalılar, Praga'ya tek başımıza gitmemiz gerektiği yönünde uyarıyorlar.
Bu bölgede yer alan evler, eski bakımsız. Lehçe dersi hocamız, filmde bu evlerde hiçbir değişikklik yapılmadığını, evlerin dış görünümü için hiçbir dekor kullanılmadığını, sadece dükkan isimlerinin kapatıldığını söylemişti.
Ben de birkaç arkadaşımla Praga'ya gittim. Açıkçası evler, Türkiye'nin yoksul semtlerindeki evlerden pek farklı değildi. Yani Praga'nın bana çok da ilginç geldiğini söyleyemem.